Baş Döndürücü Uzay ve Şaşırtıcı Gerçekler

Baş Döndürücü Uzay ve Şaşırtıcı Gerçekler

10 Aralık 2010 Cuma

Suçlu (1. bölüm)

Aslında o şekilde yapmak istememiştir. Diğerlerinden çok farklıydı, o. Oturuşu, yürüyüşü, bakışı, konuşması. O konuşurken altında derin düşüncelerin olduğunu seziyordum, ben. Fakat kimse anlayamadı onu ve düşüncelerine, yaptıklarına akıl sır erdiremediler. Aslında her şeyin bir nedeni olduğunu bilselerdi, bu şekilde olmazdı. Onu bu şekilde yargılamazlardı.

Her şey yaşandıktan sonra “ Nasıl oldu bütün bunlar,” demek kolay fakat öncesini öğrenmek o kadar da kolay değil. Her beden gerçeklerin özgürlüğünü kaldıramayabiliyor. Burada sizlere onun adını vermek isterdim ama hayır öyle yapmamalıyım., “ suçlu,” demeliyim onun için, sizlerde onun bir suçlu olduğunu kabullenmelisiniz.




Suçluyu idam kararından önceki son görüşüm hapishanedeki görüşme odasında oldu. Gözlerini masadan kaldırıp bana bakmıyordu. Onun avukatıydım, bana bir şeyler söylemeli ve onu savunabilecek gücü kendimde bulabilmeliydim. Ama o fazla konuşmadı. Sonunu tahmin ediyor gibiydi.

Suçlu son olarak eski bir okul arkadaşını öldürmüştü, çok feciydi. Ben hem katledeni hem de katledileni tanıyordum. Suçlu polise kendi teslim olmuştu. Tabi öncesinde de cezaevinden nasıl kendi kaçmışsa.

“Mahkemede ne söylememi istersin,” demiştim.

“Suçlu olduğumu ve eğer gerekli ceza verilmezse aynı şeyi tekrarlayacağımı,” demişti. Çok net konuşmuştu.

Daha fazla devam etmedik.

Sonra mahkeme günü geldi. Jandarmalar suçluyu getirdiler hiçbir yakını yoktu. Mahkeme salonu boştu. Çok kısa sürdü her şey. Hakimler geldi, ayağa kalkıldı, oturuldu, açıklamalar yapıldı, karar verildi. Hakim kalemini kırdı.

Elimden bir şey gelmiyor. İdamın gerçekleştirileceği günü bekliyorum. Otuzbeş yıllık hayatımda birçok insan ile tanıştım, birçok şehir gördüm, kitaplar okudum, tarihi araştırdım, hukuk kuralları ile cebelleştim. Onun gibi bir kişiye daha rastlamadım. Onu ilk gördüğüm günü hatırlamakta zorlanıyorum. Masanın başından kalkıp balkondan uzakları izliyorum. Gecenin karanlığı ışıl ışıldı. Sesliği dinleyebilmenin imkanı yoktu. Film en başına geri sarılıyordu;

Zor bir dönemdi. Ülke içinde büyük bir isyan bastırılmış, ordu yönetime el koymuştu. Babam sürgün sayılabilecek bir tayinle Anadolu’nun küçük bir kasabasına gönderilmişti. Annem mutsuzdu. Babam öfkeliydi. Ben trene binmiş olmanın verdiği heyecanla gülümsüyordum. Uzun bir yolculuğun sonunda yeni kasabamıza varmıştık. Okulun yanındaki lojmanlardan birine yerleştik. Babam eşyalarımızı lojmana bırakır bırakmaz sağlık ocağının yolunu tuttu.

Okul, lojmanlar, sağlık ocağı, kaymakamlık, postane… yan yana dizilmişti. Annem ile birlikte küçük evimize eşyalarımızı yerleştirdik. Okulların açılmasına 3 gün kalmıştı.

Sabah olduğunu horoz sesleriyle anladık. Annem önlüğümü giydirdi, beslenme çantamı hazırladı ve okula gönderdi, beni. Çok az öğrenci vardı. Sıralara tek tek oturmuştuk. Bıyıklı uzun boylu bir öğretmen içeri girdi. Önce hepimizin yüzüne baktı, bizler sessizdik, korkmuştuk. Günaydın derken bizleri döveceğini düşünmüştük.

“Çocuklar,” dedi, tok bir sesle öğretmen, “ Bu yazı nasıl geçirdiniz?”

Kimseden ses çıkmadı. Öğretmen sınıfa bakındı ve en arka sırada oturan suçluyu ayağa kaldırdı.

“Sen söyle, suçlu,” dedi.

Suçlu ile ilk tanışmamız o gün olmuştu işte.

“Yaz tatili çok güzel başlamıştı ama bir sabah amcamı ve babamı jandarmalar götürdü. Annem çok ağladı. Babam ve amcam hala dönmediler,” dedi, suçlu ve sustu.

Öğretmen ne yapacağını bilemedi bir an. Bekledi. “Onlar devleti kızdırmışlardır,” dedi sonunda ve o gün öylece bitti.

Daha sonra öğrendim ki suçlunun amcası geri dönmemiş, babası ise tanınmayacak bir halde geri dönmüş. Kimseyle konuşmak istemiyormuş, kimseyi tanımıyormuş, kabuslar görerek uyanıyormuş.

İlk okul bittiğinde bizim sınıftan iki kişi burslu olarak şehirdeki okula gönderilme hakkı kazandı. Biri bendim, biri de suçlu. Birlikte şehre yatılı okula gidecektik. Babam ikimiz içinde yurdu ayarladı. Kasabamızın zenginleri ikimize burs verdiler. Okulların açılmasından bir gün önce de bizi otobüse bindirdiler, uğurladılar. Suçlunun sadece annesi vardı.

“Baban nerede?” diye sordum.

“Evde,” dedi.

“Neden seni uğurlamaya gelmedi?” diye  sordum.

“Babam hiç konuşmaz. Annemi ve beni iteler, çok zaman yalnız kalmayı tercih eder,” dedi.

Yatılı okulda en çalışkanımız suçlu olmuştu. Dersleri çok iyiyiydi. Çok fazla kitap okuyordu. Biz hafta sonları sinemaya giderdik. O yurtta kalmayı tercih ederdi.

O günlerde okuldaki ve yurttaki arkadaşlarla suçlunun kafayı yemiş olduğunu falan düşünüyorduk. Derslerde çok başarılı olmasını çekemiyorduk. İçten içe onu kıskanır, ayağını kaydıralım diye uğraşırdık.

Günler haftalar geçti, nasıl oldu bilmiyorum, bir gün arkadaşlarımızdan biri tarih dersinde öğretmene suçlunun babasından, babasının durumundan bahsetti. Öğretmen sanki bir şeyler olmuşta saklanan bir şeyler varmış gibi sinirlendi. Ders bitimine kadar suçluya bir şey söylemedi. Fakat sonrasında olanlar oldu. Öğretmenlerin suçluya bakışı değişti, dersleri ne kadar iyi olursa olsun onu hor görmeye azarlamaya başladılar ve suçlu da yavaş yavaş içine kapandı. Dersleri kötüye gitmeye başladı.

Suçlu okula gelmez oldu, yurttaki çocuklarla tartışmalar yaşamaya başladı, kimse ile anlaşamıyordu. Memlekete gitmemiz için bize izin verildiğinde de gitmiyordu. Onun üzerindeki değişimi an be an izlemiştim.

Tarih dersinde suçlu ve ailesi hakkında öğretmenimize bilgi veren arkadaşım bir gün yanıma geldi, “Sen bu suçlu hakkında daha neler biliyorsun?” diye sordu.

“Hiç,” dedim ve yanından uzaklaştım. Aynı hatayı bir defa daha tekrarlamamalıydım.

Aradan pek zaman geçmemişti ki memleketten aldığım bir haber tüylerimi diken diken etti. Suçlunun babası önce annesini sonra kendini silahla vurarak öldürmüştü. Suçluyu görmek istiyordum. Yurttaki odasına gittim fakat yerinde yoktu. Geceye kadar bekledim gelmedi. Bir sonraki günde gelmedi, sonraki günde. Artık ondan haber alamıyorduk.

Her şey öyle bir anda olmuştu ki ne olduğunu anlayamadık. Suçludan haber gelmeyince okul yönetiminin onu aratmaya başladığını öğrendik. Hakkında çok şey söyleniyordu, kaçırıldığı, kaçtığı, böbrek mafyasının eline düştüğü, dilendirildiği, kendini öldürdüğü…

Hiçbir iz bulamadılar.

Zaman öyle bir ilaç ki insana her şeyi unutturuyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder